1 Ağustos 2010 Pazar

Tanrı ve İnsan diyalogları

Bu hikayeyi okumadan önce insanlık tarihi boyunca hep milli ve/veya dini gerekçelerle dökülen kan ve göz yaşlarını bir kez daha hatırlamaya çalışın.

SORGU-SUAL

K. işinden yorgun argın eve dönmüştü. Hemen yatıp uyumak istiyordu. Ailesiyle birlikte yemek yedikten sonra yarım saat kadar televizyon izledi. Daha sonra kızını ve karısını öperek onlara iyi geceler diledi ve yatağının yolunu tuttu. Yorganı üzerine çekti, başını yastığa koydu. K. başını yastığa koyar koymaz uyumuştu. Çok geçmeden rüya da görmeye başladı. Rüyasında ölmüş olduğunu ve öteki dünyada sorgulanmak üzere Tanrı`nın karşısına çıktığını görüyordu. Ve rüyasında Tanrı ona sordu:

T: Söyle bakalım dünyadayken benim için ne yaptın?
K: Sizin varlığınıza, birliğinize inandım; bütün evreni Sizin yarattığınıza inandım; bağışlayan olduğunuza, mükemmelliğinize inandım. Peygamberlerinize, kutsal kitaplarınıza inandım. Sizin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekat verdim, hacca gittim, kurban kestim, dua ettim; her an Sizi düşündüm, sürekli Sizin adınızı andım, “”isimlerinizi anlamaya çalıştım””, “”rahmetinize ve rızanıza talip olmak için çalıştım””, yapılması gerektiğini söylediğiniz her şeyi yapmak için çaba harcadım; sadık bir kulunuz olmaya çalıştım.
T: Başka?

K. Tanrı`nın bu ikinci sorusu karşısında çok şaşırmıştı. O an uykusundan kan ter içinde uyandı, tuvalete gidip yüzünü yıkadı ve tekrar yatağına döndü. K. gördüğü rüya üzerinde düşünmeye başladı. Daha sonra gözkapakları yavaş yavaş ağırlaştı ve tekrar uykuya daldı. Tekrar aynı rüyaya dönmüştü. Tek fark, bu sefer kendisi değil, hiç tanımadığı, daha önce hiç görmediği, belki de başka bir milliyetten olan E isimli başka bir kişi sorgulanıyordu ve nasıl oluyorsa K. bu sorgulamaya tanıklık ediyordu. Kulak kabarttı ve dikkatle dinlemeye başladı. Ve Tanrı E.`ye sordu:

T: Söyle bakalım dünyadayken benim için ne yaptın?
E: Sizin için mi? Biraz düşünmeme izin verir misiniz?
Birkaç dakikalık sessizlikten sonra E cevap verir.

E: Düşündüm de ben Sizin için hiçbir şey yapmadım galiba dünyada. Dürüst olmam gerekirse varlığınızdan şüpheliydim, asla %100 emin olamadım. Ama şu an görüyorum ki gerçekten de “var”mışsınız. Bundan dolayı şu anda çok mutluyum.

T: Varlığıma şüphe duymadan inanmayı becerebilmen için neler yapman gerektiğini sana gayet açık ve net bir şekilde bildirmiştim, bana nasıl inanman gerektiğini sana bildirmiştin. Bunları biliyordun ve benden şüphe mi duydun? Oysa ki ben sana, bu anlattıklarımı anlayabilmen ve gerçekleştirmen için özgür bir irade ve akıl da vermiştim. Bunları niye kullanmadın E.?
E: Gençken bir kıza aşık olmuştum. Çok güzeldi, çok iyiydi. Yardımseverdi, anlayışlıydı, sevecendi. Onu sevdiğimi hissetmiştim...

T: Şu anda Benim karşımda olduğunu unutuyorsun galiba, senden bana aşklarını anlatmanı istemedim. Bu anlattığının benim sorumla ne ilgisi var?
E: Lütfen bana izin verin, sorunuzu cevaplandırmam için bunları anlatmam gerekiyor.

T: Devam et öyleyse.
E: Nerde kalmıştım. Evet, o kızı sevdiğimi hissetmiştim. Evime gittiğimde düşünüyordum. “Onu neden seviyorum” diye düşünüyordum. Cevap bulamıyordum. Neden sevdiğimi bilmeden seviyordum onu. Günler geçtikçe onu neden sevdiğimi daha çok düşünür olmuştum. Aklım bu soruya gerçek bir yanıt bulamıyordu. Sadece “onu sevdiğim” gerçeği konusunda fikirler üretiyor, tahminlerde bulunuyordu. İçimden diyordum ki “belki de sıcak gülüşüdür onu sevmemin nedeni veya o eşsiz güzelliğidir. İnsanlara güvenmesidir, onlara yardım etmesidir, belki de ismimi tonlama şeklidir, gözlerindeki parıltıdır belki de”. Böyle milyonlarca düşünce geçiyordu aklımdan. Aklım durmadan düşünceler üretiyor, nedenler oluşturuyor, tahminlerde bulunuyordu. Hepsi de toplanıp “onu sevdiğim” gerçeğinde son buluyordu.
T: Umarım konuyu bağlayabilirsin, çünkü senin aşk hayatınla o kadar da ilgilenmiyorum şu an. Beni, varlığımdan neden şüphe duyduğun ilgilendiriyor.
E: Emin olun bağlayacağım, biraz daha müsaade edin lütfen.

T: Devam et bakalım.
E: Bu düşüncelerle o kadar yoğundum ki artık her an bu konuyu düşünüyordum. Bir gün karşıdan karşıya geçerken sırf bu yüzden ezilme tehlikesi geçirdim.Tam karşıdan karşıya geçiyordum ki üzerime doğru bir kamyonun geldiğini farkettim, son anda kendimi kenara attım. Çok korkmuştum, hem de çok... Hızlı adımlarla eve yürüdüm, kapıyı açtım, doğruca yatağa gittim, yorganı kafama kadar çekip yattım. Üzerimdeki korkunun geçmesini bekledim. Sonra o anı düşündüm, neden korktuğumu düşündüm. Ama gene cevap bulamıyordum. Ölmekten korktum belki de ya da yaralanıp çok acı çekmekten. Belki de ailemi, dostlarımı yalnız bırakıcam diye korkmuşumdur. Bilmiyordum. Yine bir sürü neden, bir sürü düşünce tek bir noktada toplanmaya başladı. Neden korktuğumla ilgili bütün düşüncelerim “sadece korkmuş olduğum” gerçeğinde son buluyordu. Bu olaydan birkaç gün sonra da en yakın arkadaşımın öldüğü haberiyle sarsıldım. Çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Cenazesinden dönünce onu düşündüm, anılarımızı, beraber geçirdiğimiz zamanları, paylaştıklarımızı... Sonra neden üzüldüğümü düşündüm. Onu kaybettiğim için üzülmüştüm belki de, belki de planladığımız şeyleri birlikte yapamayacağız diye üzülmüştüm, belki de bir daha hiç birbirimizi kızdıramayacağız diye üzülmüştüm, belki de... Neden, bilmiyordum.İşte yine “üzülmüş olduğum” gerçeği üzerinden fikirler üretiyordum. Sonu gelmeyen tahminler, düşünceler, varsayımlar... Ve sonra...

T: Ve sonra... Ne?
E: Sonra birdenbire her şey aydınlandı, her şeyin farkına vardım.

T: Neyin farkına vardın?
E: Neden üzüldüğümüzü, neden sevindiğimizi, neden korktuğumuzu ve duygularımızın neden kaynaklandığını bilemeyeceğimizin farkına vardım. Karşılaştığımız bir kişiyi “sevsem mi sevmesem mi” diye, bir olay karşısında “korksam mı korkmasam mı” ya da “üzülsem mi üzülmesem mi” diye düşünmediğimizin farkına vardım. Sadece seviyorduk ya da sevmiyorduk, sadece korkuyorduk ya da korkmuyorduk, sadece üzülüyorduk ya da üzülmüyorduk. Bu noktadan sonra yaptığımız şey ise bir kişiyi neden sevip sevmediğimiz, bir olay karşısında neden korkup korkmadığımız ya da neden üzülüp üzülmediğimiz konusunda fikirler üretmek, varsayımlarda bulunmak ya da tahminler yapmak oluyordu.Ama bu fikirlerin, varsayımların, tahminlerin, düşüncelerin hiçbiri “içsel bir şeyler yaşadığımız gerçeği”ni değiştirmiyordu.

T: Yani?
E: Yani içsel olayları, korkuları, üzüntüleri, inançları, sevinçleri, korkuları, mutlulukları, sevgiyi, nefreti, tüm duyguları aklımızla değil, kalbimizle yaşıyorduk. Daha sonra yaşadığımız bu içsel süreçler üzerinde kafa yoruyor; fikirler, düşünceler, tahminler üretiyorduk. İçsel olarak yaşadığımız bu duygular ve inançlar; aklın ve bilincin etkisinden çok uzakta bir yerlerde yer alıyordu. Bütün her şeyi aklımızla algıladığımız gerçeği bir yana; önemli olan nokta, aklın, algıladıklarını bilinçli mi yoksa bilinçdışı bir şekilde mi algıladığıydı.

T: Düşüncelerini gayet iyi anlatıyorsun; ama hala cevap vermiş değilsin. Varlığıma inanıp inanmama konusunda nasıl emin olamazsın?
E: Düşündüm ki eğer içsel olaylarımızı aklımızdan bağımsız, bilinçdışı olarak yaşıyorsak, kalbimizle yaşıyorsak, inancımızı da bu şekilde yaşıyor olmalıydık. Yani aklımız neye inandığımızı, nasıl inandığımızı, neden inandığımızı bize söyleyemezdi. Sadece inanır veya inanmazdık. Ama düşünerek de inanamazdık. Sadece inandığımız şey hakkında düşünebilirdik. Onun için ben hayattayken, inandığım şeyi ya da inanacağım şeyi keşfetmeye çalıştım, onu hissetmeye çalıştım. Düşünerek bir inanca sahip olamayacağımı, düşünerek inanılacak bir şeye ulaşılamayacağımı bildiğim için sadece bekledim. İnandığım şeyi keşfetmeyi bekledim. Aslında daha doğrusu onun beni keşfetmesini, onun beni bulmasını bekledim. Biliyordum ki kalbimin inanması gereken bir şey varsa, inanmaya ihtiyaç duyduğum bir şey varsa, eninde sonunda beni bulacaktı ve bulduğunda da ona nasıl ulaştığımı, onu nasıl bulduğumu ya da onun beni nasıl bulduğunu bilmeyecektim. Sadece onu “hissedecektim”. İşte ben bunu zaman zaman hissettim. Belki de hissettiğim Sizdiniz. Ama, dediğim gibi asla emin olamadım, hep şüphe duydum. Bazılarına mucizeler gösterdiniz Size inansınlar diye, ölüleri dirilttiniz, Kızıldeniz`i ikiye ayırdınız. Ben Size inanmak için Sizden asla bir mucize istemedim. Sadece bu dünyada varlığınızı bana kanıtlayacak adaleti hissetmek istedim. Birazcık olsa hissedebilseydim,en ufak şüphe duymadan Size inanırdım, bundan eminim. Bazıları “hayatın kendisi mucizedir” dedi bana. Ben de dedim ki onlara “Adaletsiz bir mucize, nasıl mucize olabilir ki?” Bazılarının “burası bir sınav yeri, burada adalet bulamazsın, adalet diğer tarafta” deyişlerine bir an olsun kulak asmadım. Her an adaletinizi hissetmek için hazır oldum, adaletinizi birazcık hissedebilseydim, eminim kalbim Sizinle dolup taşardı.Varlığınızdan şüphe duyduğum için suçluyum; ama varlığınızı bana bu kadar geç hissettirdiğiniz için, kalbimin Sizi bu kadar geç keşfetmesine neden olduğunuz için Siz de suçlusunuz...

T: Beni zaman zaman hissettiğini söylüyorsun. Söyle bakalım, varlığımı ne zamanlar hissettin?
E: “”Bir elmayı dünyadaki aciz mahluklar için nimet olarak yarattığınızda bunu gökten düşürmeyip, bir ağacın dallarında toprak, su ve güneşle her anı bir mucize olacak şekilde yarattığınızda””; ““bu dünyaya gelmiş tamamen aciz bir bebeğin rızkını ona yoktan değil de, belki onun kadar muhteşem bir şekilde annesinin vücudundan kan ve et arasından tam ihtiyacına uygun mükemmel bir gıda, tam da onun anne karnında çalıştığı şekilde emmesiyle en kolay şekilde ona verdiğinizde””; küçücük bir çocuğun annesinin kucağında ağlayışında; küçücük bir çocuğun annesine gülümseyişinde; insanların birbirlerine “seni seviyorum” deyişinde; doğan güneşte; bir ağacın dalında açan çiçekte; sağlıkla aldığım her nefeste; susadığımda içtiğim suda; acıktığımda yediğim ekmekte; ağaçlardan dökülen sonbahar yapraklarıyla kaplanmış bir patika yolu seyrettiğimde, karla kaplı bir doğa manzarası izlediğimde hep Sizi hissettim; ama...

T: Ama ne?
E: Ama çöplükten ekmek toplayan çocukların yüzünde; kan kanseri olan küçücük çocuğunun, gözlerinin önünde eriyip gitmesini seyreden annenin gözyaşlarında; annesine “n`olur anne ölmeme izin verme” diye yalvaran gözlerle bakan çocuğun çaresizliğinde; Afrika çöllerinde 1 km.` lik uzaklıktaki kampa su bulma ümidiyle ulaşmak için çırpınan ama sıcaktan, açlıktan, susuzluktan bitkin düşen çocuğun ölmesini yanı başında bekleyen akbabanın iştahında, Nazi toplama kaplarında gaz odalarından sağ kurtulduktan sonra, öldü sanılıp diğer cesetlerle birlikte krematoryumlarda canlı canlı yakılan Yahudilerin acı dolu çığlıklarında; masum insanların boğazını din adına kasaturalarla kesip başını gövdesinden ayıran “insan”ların soğukkanlılığında; Endonezya`da sahil kıyısında dinsel ayinlerini yapmakta olan insanları tsunaminin yutuşunda; aynı dinden insanların birbirini acımasızca katledişinde; farklı dinden insanların birbirini katledişinde; acılarda; çaresizliklerde, işkencelerde Sizi hiçbir zaman hissedemedim. Ama şimdi bu konuda hata yaptığımı anlıyorum. Bütün o güzelliklerin yanında böylesine acımasızlıkları ancak Sizin gibi mükemmel bir varlığın yaratabileceğini ve bunlara ancak Sizin gibi mükemmel bir varlığın göz yumabileceğini hissetmiş olmalıydım. Ve böyle bir şeyi hissettiğimde de varsın insanlar bana “”Sen Allah`ın sana binbir güzellikle verdiği kafayı gidip milletin suratına çarparsan, milletin gözünü çıkartıp köpeklere yedirirsen burada zalim olan Allah değil sensin”” desinlerdi, hiç üzülmez, hiç pişman olmazdım. Eğer beni cezalandıracaksanız, böyle bir şeyi hissedemediğim için cezalandırın beni...

T: Bütün bunları söylüyorsun; ama varlığıma inanman için bütün bunları hissetmeyi beklemen gerekli miydi? Ben sana; bana inanman için kutsal bir kitap ve peygamber gönderdim. Bunlar bana inanman için yeterli değil miydi?
E: Siz kutsal bir kitap gönderdiniz; ama ben bunu okumadım, kapağını bile açmadım. Kutsal kitabınızı okuyarak, düşünerek, aklımı kullanarak Sizin varlığınıza ulaşabileceğim, varlığınızı anlayabileceğim fikrine bir an olsun bile inanmadım. Duygularımızı aklımızın esaretinden kurtaramadığımızda bu duygularımız doğallığını kaybedip yapmacıklaşıyor ve işin kötü tarafı insan aklının esaretinde yaşadığı bu yapmacık duyguları hala doğalmış gibi yaşamaya devam ederken, kendini kandırdığının farkına varamıyor. İşte bu nedenle ben duygularımı ve inançlarımı aklımla yaşamayı her zaman reddettim. İnancımı yapmacıklaştıracak her şeyden uzak durdum. Ben hiçbir zaman kestirme yolu seçmedim. Zor olanı seçme cesaretini gösterdim. Varlığınıza inanmak için, adınızı anmak için önce Sizi tüm benliğimle keşfetmiş olmayı bekledim yani Sizin gelip beni bulacağınız zamanı bekledim. Ve bu keşif sürecinde hiçbir zaman aklıma yenik düşmedim. Çünkü insanoğlunun aklının kandırılmaya, dayatmalarla şekillendirilmeye ve tahrip edilmeye çok müsait bir olgu olduğunu algılayabilmiştim. Sizi keşfetme sürecinde tek yol göstericimin kendi içsel benliğim olduğunu kavrayabiliyordum. Biliyorum ki Size ihtiyacım varsa, inanmaya ihtiyacım varsa Sizi keşfetmeme yardım edecektiniz, gelip beni bulacaktınız. İnancımı aklımın değil, kalbimin yönetmesine izin verdiğim sürece Size daha yakın olabileceğimi biliyordum. Ve ancak Sizi keşfettiğimde Sizi düşünebileceğimin, Sizin hakkınızda fikirler üretebileceğimin farkındaydım. Ama Sizi keşfetmeden bunu nasıl yapabilirdim? Keşfedilmemiş, varlığı kalbin derinliklerinde hissedilmemiş bir kavram hakkında, temelinde akıl ve düşünce yatan eylemlerde nasıl bulunulabilirdi ki? İnancımı hiçbir şeyle sınırlamadım, bunu asla yapmadım. Bir ciltlik kitaplar öyle diyor diye değil; annem, babam, akrabalarım, yakınlarım öyle yapıyor diye değil; toplum bunu öyle dayatıyor diye değil; kalbim istediği, kalbim arzuladığı için inanmayı tercih etmek istedim. “Toplumsal alışkanlıklar”ın benim inancım olmasına izin vermedim. Yaşanılacaksa, bu inancın toplumdan bağımsız, herkesten bağımsız, sadece Sizin ve benim aramda yaşanacak “ruhsal bir arınma”, “ruhsal bir huzura kavuşma” süreci olsun istedim. Sadece ben ve Siz olun istedim. Toplumsal alışkanlıklara “işte bu benim inancım” demek o kadar kolay bir yol olurdu ki... Ama ben bu yolu seçmedim. Ve şu anda da bunun için en küçük bir pişmanlık duymuyorum. Eğer bu yolu seçmiş olsaydım, ulaşmak istediğim o tek mutlak güce, Size, ulaşamayacağımı çok iyi biliyordum. Başkalarına, başka şeylere endekslenen; kendi içsel benliğinizin dışında, kendi varlığınızın dışında herhangi bir şeye endekslenen bir inanç, nasıl bir “inanç” olabilirdi ki? Olsa olsa bir dayatma olurdu. Mükemmelliğinizi hissetmenin, sonsuzluğunuzu hissetmenin tek yolu, inancımı dayatmalardan, sınırlardan, dört duvar arasından kurtarmaktı. Sizi ve inancımı tek ciltlik kitaplara hapsedemezdim. Sizi ve inancımı sınırlar arasında yaşayamazdım, sonsuz olanı sınırlayamazdım. Kimsenin, hiçbir şeyin bana nasıl inanmam gerektiğini öğretmesine izin veremezdim. Zaten ”inanmak” öğretilebilir miydi ki? “İnanç” öğretilebilir miydi ki? Nasıl anneye duyulan sevgi; bir kız arkadaşa , bir erkek arkadaşa duyulan sevgi öğretilemiyorsa, hüzün, mutluluk, öfke, nefret, sevinç, coşku, aşk, intikam öğretilemiyorsa, sadece yaşanıyorsa, inancı da kimse öğretemezdi. İnanç sadece yaşanırdı. Ama öyle çok insan bu aldatmaya, bu cahilliğe kurban gidiyor ki... Nasıl inanmaları gerektiğinin öğretilmesini o kadar doğal karşılıyorlar ki... Ve öğretilen şeylere “işte bu benim inancım” diyerek öyle sıkı sıkıya sarılıyorlar ki başka hiç bir şeyi gözleri görmüyor. Başkalarından “öğrenilen” şey nasıl “inanç” olabilir ki? Doğal olarak yaşayamadığın, başkaları öyle öğrettiği için yaptığın şey nasıl inanç olabilir ki? Bu şey olsa olsa “din” olur. Keşke insanlara nasıl inanmaları gerektiği değil de sadece din”ler” öğretilebilse. Keşke bu dinlerin temel felsefelerini öğretmekle yetinilebilse, keşke insanlara bunların içinden sadece birini seçip ona göre inanmaları gerektiği konusunda zorlamalarda, baskılarda, dayatmalarda bulunulmasa. Keşke insanlara diğer insanların nasıl inandıklarına dair bilgiler verilip, insanların kendi inançlarını kendilerinin, sadece kendilerinin yaşamasına izin verilse ve doğal olanın bu olduğu söylenebilse. Belki de böylece kimse kimseyi etkilemeye çalışmaz; inançları daha samimi olarak yaşayabilirlerdi. Belki de Siz din kurumunu yaratmamış olsaydınız her şey çok daha güzel olabilirdi dünyada. İnsanlık tarihindeki bütün savaşların kökeninde “din” olgusunun yattığı düşünülürse, belki de din olgusu yaratılmamış olsaydı, milyarlarca insan acı çekmek, birbirlerine acı çektirmek zorunda kalmazlardı. Ama tabi ki de Sizin insanları sınamanız gerekiyordu. Ama insanların doğru yolu bulması için, güzel olanı, iyi olanı keşfetmesi için yarattığınız bu din kurumu bütün savaşların, acıların, işkencelerin, kötülüklerin, zulümlerin temelini oluşturdu, ne kadar da ironik. Keşke insanoğlu inancını bir din çatısı altında, bir din sınırlaması altında yaşamak zorunda kalmasaydı, keşke insanoğlu inançlarını bir din çatısı altında yaşamayı seçtiğinde de bu dini başkalarına da dayatmaya kalkmasaydı, keşke insanoğlu Allah`ına, Tanrı`sına, Yehova`sına, Nirvana`sına, Doğa` sına, Evren`ine artık o mutlak güce ne ad veriyorsa ona toplum olarak değil de bireysel olarak ulaşmaya çalışsaydı. Keşke insanoğlu, inancın “Tanrı`yla Birey arasında” özel olarak yaşandığını kavrayabilse ve inancına kimseyi karıştırmamayı becerebilseydi. Ne annesini, ne babasını, ne kardeşini, ne çocuğunu, ne akrabasını, ne yakınını, ne arkadaşını, ne de toplumu. Keşke insanoğlu “İnsanlık” dininde buluşup inançlarını özgür olarak yaşayabilseydi. Kendi dinlerini; başkalarına dayatılacak, başkalarına empoze edilecek bir kavram olarak değil de, sadece Tanrı ve içsel dünyaları arasında gerçekleşen bir arınma, bir ruhsal huzura kavuşma sürecinin yaşandığı bir kavram olarak algılayabilselerdi. Kendilerine “sen nesin?” diye sorulduğunda; “ben Müslüman`ım, ben Yahudi`yim, ben Hristiyan`ım, ben Budist`im, ben Ateist`im” yerine “ben İnsan`ım” diyebilselerdi.

T: Ben bütün kullarıma bana ibadet etmeleri gerektiğini bildirdim. Onlardan benim için namaz kılmalarını, oruç tutmalarını, hacca gitmelerini, zekat vermelerini, varlığıma, birliğime, mükemmelliğime inanmalarını, dua etmelerini, kurban kesmelerini, adımı anmalarını, beni selamlamalarını istedim. Ama sen bunların hiç birini yapmadın. Bu konuda kendini nasıl savunacaksın?
E: Evet hiç birini yapmadım. Kulunuz olmayı yeterince beceremedim. Çünkü insan “kul” olmadan önce “insan” olmayı becerebilmelidir.İnsanlara bağışladınız insani özelliklerin farkında olması; bu özellikleri hiçbir dayatma, zorlama, emrivaki olmadan kendi doğallığı içinde yaşamayı becerebilmelidir. İnsan olmanın gereklerini yerine getirebilmelidir. Size, en mükemmel olana, yaradanına inanmadan önce kendi insani kimliğine inanmayı becerebilmelidir. Kendilerine inanmayı beceremeyen; insan denen sıradan, aciz bir varlığa inanmayı beceremeyen insanoğlu nasıl olur da Sizin gibi mükemmel bir varlığa inanma cesaretini gösterebilir ki? Nice insanlar tanıdım, kendine inanmadan Size inanmaya yeltenen. Kim bilir bunun hesabını Size nasıl verecek onlar? Ben “İnsan” olmayı becerebilmek için çaba harcamadan, kendimi “Kul Olma” gibi kutsal bir mertebeye çıkaracak kadar yüzsüz değildim, hiçbir zaman da olmadım. Onun için, eğer beni cezalandıracaksanız, kulunuz olmayı beceremediğim için değil, insan olmak için yeterince çaba sarf edemediğim için cezalandırın. Daha kendi “tür”ünü selamlamaktan aciz bir insan, nasıl olur da Sizi selamlamaya cesaret edebilir. Bunun hesabını Size verebilir mi ki? Ne adınızı anmak ne de başkalarına yardım etmeniz için Size dua ettim. Evet belki varlığınıza inandım, ama insanlara müdahale ettiğinizi düşünmüyordum. Çünkü insanlara veya doğaya bir şekilde müdahale ediyor olsaydınız, iyi insanlar mutlu ve kötü insanlar mutsuz olurdu. Ama hayattayken gördüm ki hep bunun tersi oluyordu. Eğer yardım ediyor olsaydınız, çöplerde yiyecek arayan çocuklara yardım ederdiniz ya da çocukları o duruma getirenleri engellerdiniz ya da o çocuklar için ve acı çeken daha birçok insan için dua edenlerin, iyi insanların dualarını kabul ederdiniz. Ama emindim ki Siz hiç birini yapmıyordunuz. Çünkü böyle şeyler yapmayarak Tanrı olmanın birinci şartını yerine getiriyordunuz. Yani adaletli oluyordunuz. Bazılarına yardım edip bazılarına yardım etmemiş olsaydınız, bu, adaletli olduğunuz gerçeğiyle zıt düşerdi. Onun için hiç kimseye yardım etmeyerek herkese eşit davranıyor, böylece de herkese eşit adalet sağlamış oluyordunuz. En azından böyle olabileceğini düşünüyordum. Belki de böyle düşünmeyip kestirme yolu seçmeliydim. “Bu dünya bir sınav yeri, acı çekenler ve çektirenler olacak, ama herkes hakkettiğini diğer tarafta alacak, onun için bizim yapacağımız tek şey elimizden geleni yapıp, dua edip herşeyin sonucunu O`nun takdirine bırakmaktır, O`nun neyi neden yaptığını sorgulamak haddimiz değildir; “”benim yapabileceğim tek şey sebeplere başvurup gayret gostermektir, Allah`ın Hakiim isminin tecellisi için gayret etmektir ama her zaman sonucu Allah`tan beklemek kulluğun gereği olduğuna göre, sonuçları yaratmak Allah`ın takdiridir, orası bizim görevimiz değildir””
diye düşünmeliydim. Ama benim, kestirme yolu seçmemi gerektirecek bir acelem yoktu. Uzun yoldan da ulaşabileceğim yere ulaşabileceğimi biliyordum. Bir şeyi başaramadığımda, elimden gelen her şeyi yaptığım halde başarısız olduğumda “demek bunun böyle olması gerekiyormuş, Tanrı böyle olmasını istiyormuş” deyip kestirip atmadım hiçbir zaman. Hiçbir zaman bir kabullenilmişlik içerisine girmedim. Elimden gelen her şeyi yaptığım halde başarısız olduğum bir konuda düşünürken daima “başarısız olduğuma göre elimden geleni yeterince yapamamış” demeyi tercih ettim ve tekrar denedim, daha büyük çabalar harcayarak yine denedim. Yine başarısız olduğumda “anlaşılan yine yeterince çaba gösterememişim” diyip tekrar denemeye giriştim. Her başarısız olduğumda, kollarımı tekrar sıvayıp işe tekrar daha büyük bir çabayla girişiyordum. Ama asla ve asla “Ben elimden geleni yaptım, ama Tanrı bu işin de böyle olmasını istiyormuş demek ki” deyip, “herşeyde bir hayır vardır” deyip, kabullenilmişlik zırhının içine kendimi sokmuyordum. Çünkü kolay olandı bu zırha sığınmak, zor olansa bu zırhı kullanmadan mücadele etmek, en azından zırhsız mücadele etme cesaretini gösterebilmekti. Sorumluluğun yükünü sırtımdan atıp Size yüklemek benim için de o kadar kolay olurdu ki; ama ben hiçbir zaman bu kadar alçalmadım. Onun için beni cezalandıracaksanız, çaba harcadıktan sonra tevekkül etmediğim için değil, başaramadığım konularda gereksiz yere daha fazla çaba harcadığım için cezalandırın beni. Evet Sizin için hiç ibadet etmemiş, gönderdiğiniz kitapların hiçbirini okumamış olabilirim; ama o kitapların hiçbirinde bencilliği destekleyen ifadeler kullandığınızı zannetmiyorum. İnsan, sadece kendini düşünerek, sadece kendi çıkarlarına yararlı olacak şekilde davranışlarda bulunduğunda buna Dünya üzerinde “Bencillik” adını veriyorlardı. Ama aynı amaçla yapılan davranışlar Sizin uğrunuzda yapıldığında insanlar bunu “İbadet” olarak adlandırıyordu. Ne kadar da ironik. Düşündüm ki oruç tutmanın, namaz kılmanın, hacca gitmenin, dua etmenin insanın kendisinden başka kime ne yararı vardı? Bütün bunlar kimin çıkarına hizmet etmekteydi? İnsan, kendinden başkasına yararı olmayan bir etkinlikte bulunmayı nasıl olur da “İbadet” denen kutsal kavramla örtüştürme çabası içine girebilirdi, buna nasıl cesaret edebilirdi? Bunların hepsi cennete giden bileti kapabilmek için, cehennemin direğinden dönebilmek için gerçekleştirilen yapmacık tavırlardı. Ayağa kalkıp yere kapanmanın, insanın kendisinden başka kime ne yararı vardı? İnsanların Sizin ne kadar yüce, ne kadar mükemmel bir varlık olduğunuzu Size hatırlatmasının ne gibi bir mantığı olabilirdi, Siz zaten biliyorsunuz herşeyi yaratanın, en yüce olanın Siz olduğunuzu ve biz nasıl unutabiliriz ki Sizin en yüce olduğunuzu, yaradan olduğunuzu? Niye oruç tutayım ki? Kendimden başka kime yararı var oruç tutmanın? Nefsime hakim olmak için mi, açların halinden anlamak için mi oruç tutmalıyım? Sahurda kuş sütü eksik olmayan sofralarda yemek yiyip, akşam ezanı okunduğunda yine kuş sütü eksik olmayan sofralarda oruç açıp karnımı doyuracağımdan emin olarak mı, bu güvenceyi hissederek mi açların halini anlayacağım? İnsanlar iftarda “pastırma mı yesem, salam mı yesem; yemekten sonra kaymaklı ekmek kadayıfımı yoksa kazandibimi yesem; normal ekmek mi kepekli ekmek mi yesem” sorularına cevap ararken, çöpleri karıştıran çocuklar “acaba bu akşam ekmek bulabilecek miyim” sorusuna cevap arıyor maalesef. Ve emin olun ki onlar “normal ekmek mi bulsam, kepekli ekmek mi bulsam” diye düşünmüyorlar. Köpeklerin koklayıp bir kenara ittiklerini bulduklarında sevinç çığlıkları atıp mutlu oluyorlar. “Belki bunların birazını aileme de götürebilirim” diye düşünüyorlar. Sen iftardaki yemeklerin garantisini bilerek aç kalmışsın kalmamışsın neye yarar. Bu şekilde mi açların halinden anlarız. Çöpte ekmek arayan çocuklar, “bulduğum ekmeğin hepsini mi yesem yoksa birazını da yarına mı saklasam” hesapları yaparken, sen “niyet ettim Allah rızasıyla oruç açmaya” diyerek yemeklere gömüldükten sonra üzerine bir de Allah`ına şükürler sunarsan, “Allah`ım olmayanlara da ver” deyip sevap haneni kabarttığını düşünürsen, yarın Allah`ın sana bunun hesabını sormaz mı? Allah sana “O zengin sahur, iftar sofralarından yiyeceğin kadar yemeği tabağına doldurduktan sonra, o yiyeceklerin zerresine dokunmadan o çocukların çöplüğüne gidip o yiyecekleri onların önüne koydun mu, onların bu yemekleri yerken yüzlerindeki mutluluğu seyrettin mi, sana başkalarını doyurma fırsatı verdiğim için hiç aç karnına bana şükrettin mi?” diye sormaz mı? “Bunları yapabilseydin sevap hanen kabaracaktı” diyecektiniz belki de onlara Tanrım. “İşte ibadet budur” diyecektiniz o zaman kullarınıza. Yanlış mı düşünüyorum? İbadet, öyle yalandan açlık yaşayıp, bir oyun misali cennet piyangosunda ön saflarda yer almak için çırpınarak yapılmaz. Ne anlamı var dört duvar etrafında dönüp durmanın, kendinden başka kime ne yararı var bunun? Ne anlamı var kurban kesmenin? Sadece “kan akıtmış olmak” için Tanrı`nın binbir mükemmellikle yarattığı canlıları katletmenin? Daha sonra etlerin en güzel parçalarını kendine ayırıp, geri kalanını sevap haneni kabartsın diye sağa sola dağıtmanın? Sevap kazanmak için zekat vermenin ne anlamı var? Bu yardım mıdır, yoksa sevap satın almak mıdır? Cennete gitmenin bir şartı olarak yapılıyorsa bu yardım, yapmayın o zaman yardım, eminim daha çok sevap kazanırsınız kendinizi bencillikten kurtarabildiğiniz için. Özür dilerim Tanrım, bazen üçüncü şahıslara vaaz veriyormuşum gibi oluyor konuşmalarım, inanın bana isteyerek değil, bilinç dışı oluyor, beni affedin bunun için, biliyorum haddim değil, ama...Televizyonda görmüştüm onları. Amazon Ormanları`nın derinliklerinde, Afrika`nın ıssız çöllerinde, Avustralya`nın engin düzlüklerinde yaşayan yerliler, kabilelerdi onlar. Sorsanız, ne kutsal kitapları var ne de peygamberleri. Tek yol göstericileri kalpleri. Hepsi de yüce olana, mutlak olana, yani Size tapıyor, törenler yapıyor, ayinler düzenliyorlardı. Demek insan isteyince, ihtiyaç duyunca kutsal bir kitap olmadan da, peygamber olmadan da bulabiliyordu Tanrı`sını. Neden o zaman bu sınırlamalar, bu özgürsüzlükler. Cezalandıracaksanız beni ibadet etmediğim için değil, özgür olmanın peşinden sürüklenmeme engel olamadığım için cezalandırın.

T: Beni kullara şikayet etmen, bana kızman, bana öfkelenmen, bana isyan etmen... Bunları nasıl savunacaksın?
E: Siz değil misiniz insanı yaratan? İnsan sahip olduklarını Sizden ödünç almadı mı tekrar Size vermek için? Sahip olduklarının asıl sahibi Siz değil misiniz? İnsanı “insan” yapan Siz değil misiniz? Sizi bütün benliğimle yaşadığım için şimdi beni mi suçluyorsunuz? Belki de “ne cüretle bana soru soruyorsunuz” diyorsunuzdur içinizden; ama unuttunuz mu Tanrım şu anda K.` nın rüyasını yaşıyoruz, fantezi bir hikayenin parçalarıyız şu an. Ama Siz değil misiniz bana özgür irade veren, düşünmem için akıl veren. Bu irademi, düşünme yeteneğimi kullanmam için şu an en iyi yer ve zaman değil mi ki? Sonuçlarına katlanacak olan benim ne de olsa öyle değil mi? Ne annem, ne babam, ne kardeşim, ne çocuğum, ne akrabam, ne yakınım, ne de beni hiç tanımayan insanlar. Sadece benim, sonuçlara katlanacak olan. Sizi öz benliğimle, tüm varlığımla yaşadığım için beni suçluyorsunuz. Sevgimle, korkumla, hayranlığımla, saygımla, mutluluğumla, kızgınlığımla, öfkemle, küfürlerimle, isyanlarımla... İnsan olmak ne demekse o şekilde yaşadım Sizi. Ne anlamı var bana verdiklerinizi Size öldükten sonra iade etmemin, ben hayattayken paylaştım Sizinle bana verdiklerinizi. Bana verdiklerinizi Sizinle paylaşma mutluluğunu yaşadım. Bunun için mi suçluyorsunuz beni? Cennete gitmek uğruna, cehennemden uzak durmak uğruna “Sizi yaşamayı” sınırlara koyamaz, kalıplara sokamazdım. Cennete gidicem diye kukla olamazdım. İnsan olmayı tercih ettim ve bunun için kalbimde en küçük bir pişmanlık duymuyorum. Ve hala da inanıyorum ki en güzel ben yaşadım Sizi. Tüm varlığımla, tüm ruhumla, tüm insanlığımla yaşadım Sizi. Yine şansım olsa, yine öyle yaşardım Sizi. Bütün duygularımı yansıttım Size. Sadece sevgimi, saygımı, hayranlığımı, korkumu değil. Ne varsa içimde onu yansıttım Size, bana ne verdiyseniz onu yansıttım Size. Ne eksik ne fazla. Dürüstçe. Dürüst olmaktan başka çıkar yol var mı ki? Siz zaten bilmiyor muydunuz her şeyimi, içimdekini, dışımdakini, aklımdakini, yüreğimdekini? O zaman ne anlamı olurdu öfkemi, kızgınlığımı, küfürlerimi, isyanlarımı saklamanın... Açığım ben her şeye... Özgürüm ben, Sizi özgürce yaşayabildiğim sürece. Ne isem oyum ben. “Ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi görün”... Ne güzel bir sözdür bu öyle değil mi? Cennete gidicem diye, cehennemden uzak durucam diye ikiyüzlü, dalkavuk, çıkarcı olamazdım. Yeri geldi Size küfürler ettim, yeri geldi Size isyan ettim, yeri geldi Size methiyeler düzdüm. Ve arkasındayım hala bu yaptıklarımın. Bu yaptıklarım özgürleştirdi beni, bu yaptıklarım insanlaştırdı beni. Cenneti bir çıkar olarak göremezdim, cenneti bir amaç olamaz göremezdim. Beni bütün bu duygularla yarattınız ve ben de Sizi bütün bu duygularımla yaşadım. Bundan doğal ne olabilirdi ki? Ne mutlu bana Sizi doğal olarak yaşadım. Bana “”Bize düşen Allah`ın rahmetini itham ve onu kullara şikayet değildir”” dediler. Ben yine de özgürce yaşamayı tercih ettim Sizi, benim seçimim değil mi, sorumlusu ben değil miyim? Ayrıca Siz değil misiniz çeşitlilikten hoşlanan? Milyonlarca çeşit hayvan, milyonlarca çeşit bitki, milyonlarca çeşit insan, sayısız kişilik özelliği, sayısız düşünce şekli yaratan Siz değil miydiniz? Bunca çeşitliliği yaratan Size neden tek bir kalıp da ibadet edeyim ki, Sizin hakkınızda neden tek bir kalıp da düşüneyim ki, Sizi neden tek bir kalıp da yaşayayım ki? Ben Sizi Sizin sevdiğiniz şekilde yaşadım. Bütün çeşitleriyle yaşadım sizi. Belki “Benim neyi sevdiğimi sen nerden biliyor olabilirsin?” diye sorabilirsiniz. Böyle hissettim, insan hislerini, duygularını, inançlarını engelleyebilir mi? Böyle hissettim, böyle inandım.. Evet ben Size hiç ibadet etmedim ve Size ibadet eden o kadar çok insan vardı ki. Nice insan tanıdım namaz kılan, oruç tutan, hacca giden, zekat veren, kurban kesen, dua eden. Kimileri öyle gerektiği için, cennete gidebilmek için, cehennemden uzak durmak için yapıyordu tüm bunları, ve dayatıyorlardı diğerlerine. Ama kimileriyse sadece ruhsal bir arınma yaşamak için, ruhsal bir huzura kavuşmak için yapıyordu aynı ibadetleri, çıkar olarak cenneti düşünmeden yapıyorlardı. Kimseye dayatmadan, kimseyi buna zorlamadan. Tanrı`yla kendi aralarında yaşıyorlardı her şeyi, kimsecikleri buna karıştırmadan. İşte gıpta edilecek, imrenilecek insanlardır bu şekilde Tanrı`sını yaşayabilenler. Ne mutluydu onlara, kim leke sürebilirdi ki onların bu inançlarına, saygı duyulur, hayranlık beslenirdi onlara...

T: Son olarak ne söylemek istersin bana?
E: Size asla Sizin istediğiniz gibi ibadet etmedim. Hiçbir kitabınızı okumadım, namaz kılmadım, oruç tutmadım, hacca gitmedim, zekat vermedim, dua etmedim. Kimileri sırf bu ibadetlerden kaçmak için bu şekilde düşündüğümü söyledi, bu düşünceleri bir kılıf olarak, bir zırh olarak kullandığımı söyledi, varsın öyle söylesinler. Beni yine dünyaya gönderseniz yine hiç birini yapmam. Size ibadet ederek değerli zamanımı harcayamazdım. Size harcayacağım vakti, ne yazık ki çalışarak harcadım, yeni şeyler öğrenerek, yeni bilgiler keşfetmeye çalışarak harcadım, bu bilgilerle dünyayı daha iyi bir hale getirmeye çalışarak harcadım. Sıradan bir kulunuzun bir ömür boyunca Size ibadet etmek için ayırdığı zamanı ben para kazanmak için harcadım, Size ayıracağım bu zamanda kazandığım paraları dünyayı daha güzel hale getirebilmek için harcadım. Bu paraları birkaç çocuğun eğitimine katkı yapmak için harcadım. Karnı aç olan bir çocuğu doyurmak için harcadım. Özür dilerim Size karşı geldim, o çocuğun rızkını Sizin vermenizi beklemeyerek Size karşı geldim. O paraları çocuklar çöplükte buldukları ekmeğin yanında bir yudum süt de içebilsinler diye harcadım. Ne de olsa fani dünya... Hayat göz açıp kapayıncaya kadar geçiyordu. Bu kısacık zamanı Size Sizin istediğiniz gibi ibadet ederek harcayamazdım. Şimdi düşünüyorum da insanlık tarihinden bu yana Size Sizin istediğiniz gibi ibadet eden bütün insanlar bu amaç uğruna harcadıkları zamanda para kazanmak için çalışsalardı ve bu parayı bu boktan dünyayı güzelleştirmek için harcasalardı, belki şimdi cennetinize ihtiyaç olmayabilirdi. Böylece Siz de zahmete girmemiş olurdunuz. Keşke insanlar ”” Mazlumlar için de mutluluk, kudretin hükmedeceği ahirette tam anlamıyla yaşanacaktır”” diye düşünmeyip, mazlumlara mutluluğu tam anlamıyla bu dünyada yaşatmak için çaba sarf etselerdi. O zaman ne mazlum kalırdı ne de acılar. Tabi o zaman da Size ihtiyaç kalmamış olurdu. Ve Siz de sıkılmış olurdunuz. Onun için herkes için en iyisi buydu galiba. Hakkedenler eninde sonunda mutlu olacaktı, Siz de Tanrı`lığınızı devam ettirmiş olacaktınız. Belki de gerçekten de en iyisi buydu. Ama ben yine de Size hiç istediğiniz gibi ibadet etmedim. Sadece başkalarına yararlı olmaya çalıştım, bu boktan dünyayı insanca yaşanabilecek hale getirmek için küçücük de olsa çaba harcadım. Ve işte bu çabalardır benim ibadetim. Kusura bakmayın, Size Sizin istediğiniz şekilde ibadet etmek için zamanım yoktu. Sizin istediğiniz ibadetleri, beni cennetinize kabul edin diye Size rüşvet olarak sunamazdım. Kendimi değişmeyene hapsedip, değişim özgürlüğünden mahrum bırakamazdım kendimi. Demir atamazdım hiçbir yere...Onun için beni Size ibadet etmediğim için değil, bu dünyada adınızı bir kere bile anmadan kullarınıza kötü örnek olduğum için, zamanımı gereksiz şeylere harcadığım için cezalandırın.

Ve K. uykusundan uyandı. Birazcık düşündü, yatağından kalktı, yüzünü yıkadı. Ailesiyle birlikte sahur sofrasına oturdu. Yemeğini yedi ve tekrar yatağına gitti. Gözleri yavaş yavaş kapandı. Bu sefer K. rüya görmedi. Sabah kalktı. Namazını kıldı ve evden çıktı, artık K. işe doğru ağır adımlarla yürümekteydi...

İşte bu fantezi hikayeyi 3 kişiye gönderirseniz hayatınızda hiçbir şey değişmeyecek. 5 kişiye gönderirseniz hayatınızda yine hiçbir şey değişmeyecek. 10 kişiye, 50 kişiye , 250 kişiye, 1000 kişiye gönderseniz de hayatınızda hiçbir şey değişmeyecek. Ne maaşınız artacak ne terfi alacaksınız ne piyangodan para çıkacak ne bir peri gelip size bir müjde verecek ne de bir melek gelip en çok istediğiniz dileğinizi sizin için gerçekleştirecek. Çünkü bu mail`i okumak gibi fuzuli bir iş konusunda bu kadar sabırlı olduğunuza göre; siz zaten istediğiniz dileği gerçekleştirmenin tek yolunun kendi çalışmalarınızdan, kendi emeğinizden ve kendi alın terinizden geçtiğini bilecek kadar mantıklısınızdır da aynı zamanda.

Ama eğer bu hikayeyi okumadan silerseniz ya da okuyup da kimseye göndermezseniz hayatınızda yine hiç bir şey değişmeyecek. Ne para kaybedeceksiniz ne işten çıkarılacaksınız ne de bir yakınınız kaza geçirecek. Eğer bu fantezi hikayeyi okursanız, sadece sıradan bir yazarın sıradan düşüncelerini okumuş olacaksınız. Dolayısıyla yeni düşünceler, yeni bir şeyler öğrenmiş olacaksınız. Bir insanın bu şekilde de düşünüyor olabileceğini öğrenmiş olacaksınız. Veya “bazı konularda yazarla benzer düşünüyoruz” diyerek bu benzerlikten dolayı küçücük de olsa mutluluk yaşayacaksınız; veya “hayır, bu konularda benim düşüncelerim bu yönde değil” diyerek biraz daha derinlemesine düşünmenizin sebebi olabilecek bu hikaye; veya “bunlar benim düşüncelerimle taban tabana zıt, böyle şeyler yazabilen biri ancak cahildir, ahlaksızdır, kafirdir, aptalın tekidir” diyerek yazara küfürler edeceksiniz. Olsun, her halükarda yazar yararlı bir şeyler yapmış olacak. Kimileri yazarın sayesinde yeni bir şeyler öğrenmiş olacak, kimileri az da olsa mutlu olacak, kimileri düşünme fırsatı bulacak, kimileriyse yazara küfredip üzerlerindeki olumsuz enerjiyi boşaltmış olacak. Sonuçta yazar yararlı bir amaca hizmet etmiş olacak ve başkalarına yararlı olduğunu hissettiği için mutlu olacak. Her şeyden önemlisi, yazar kendi düşüncelerini farklı düşünen insanlarla medeni bir şekilde paylaşmış olabileceği düşüncesiyle daha da büyük bir mutluluk yaşayacak.

SON

0 yorum:

Blogger Template by Clairvo